Yalnızlık ve Yaşam


21Öyle yalnız kaldım ki hayatımda
Kimi gün öldüm, kimi gün ilah oldum
Çok zaman annemin dizlerine hasret
Doya doya ağladım.

 

Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan

Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık

Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan

Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık


Cahit Sıtkı Tarancı

 

“Artık dayanamıyorum. Kalabalık ortamlar, insanlar, gürültü dayanılmaz şeyler benim için. Ruhum çok daralmış durumda. Koca şehir üzerime geliyor. Herkesten, her şeyden uzakta yalnız kalmak istiyorum. Baş başa kalmak istediğim tek kişi kendim. Kısacası, yalnızlığı özlüyorum. Şu an evde tek başınayım ve panik olmuş durumdayım. Sorun, şu an evde yalnız olmamdan çok, bu kocaman şehirde yalnız olmam. Çok korkuyorum ve bundan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Ankara’nın göbeğinde yaşamama rağmen ot gibiyim. Ve çok yalnızım. Korkuyorum! Gittikçe daha yalnız oluyorum…”

Yalnız olduğunuzu düşündünüz mü?
Yalnız olduğunuzu fark ettiniz mi?
Yalnız kalmaktan korktunuz mu?
Yalnızlığınızı kendinize itiraf ettiniz mi?
Yalnızlık iyi mi kötü mü?
Hiç yalnız kaldınız mı?

Yalnızlık, gün geçtikçe büyüyen sorunlardan biridir. Şu veya bu şekilde hayatımızın bir parçası haline gelen yalnızlık tanımlanması zor bir durumdur. Yalnızlık objektif ve subjektif açıdan da ele alınabilir. Ancak, yalnızlığın tanımı gibi ifade edilişi de kişisel ve sorunludur. Öncelikle yalnızlık ifade edilemeyecek kadar korkunç bir deneyimdir. Belki de onu korkunç yapan faktörlerden biri de ifade edilemeyişidir. Zaten ifade edilebilseydi ve paylaşılması kolay olsaydı yalnızlık olmazdı.

Yalnızlık birçok insan tarafından aslında fark edilen fakat tanımlanamayan bir duygudur. Bazı insanlar bu duyguyu yaşadıklarının çok sonra farkına varırlar. Bu duygunun gelip insanı yakalaması çok yavaş olur ve hemen kronikleşme eğilimi arkasından geliverir. Kasvet o kadar sinsi bir şekilde insanın üzerine abanmıştır ki, yalnızlıkla birlikte ağır bir depresyonun içine girilmiş ve benlik bilinci kaybedilmiştir. Sinsice gelişen ve insan zihnini etkileyen her duygu durumu tehlikelidir. Çünkü insanı belirsizliğe yuvarlar… İnsan, etrafından yavaş yavaş soyutlanırken, davranışları ile normal kendi “içgörü” sünü disipline edemeyecek duruma gelene kadar kendini dağıtır.

Yalnızlık üzerine ne şarkılar ne türküler yazılmıştır. İbrahim Tatlıses ”Yalnızım dostlarım” derken, bir başka sanatçı “gökyüzündeki yıldızlar kadar yalnızım” dedi. Atalarımıza göre ise “Yalnızlık Allaha mahsustu…”

Yalnızlığın adı ne olursa olsun 21.yüzyılda Yalnızlık, insanı en yoğun şekilde etkileyen sosyal ve psikolojik bir vaka haline gelmiştir.

Yalnızlık öznel bir deneyimdir. Her birey yalnızlığını kendine göre yaşar. Bu bağlamda yalnızlığın tanımı da kişiden kişiye değişir. Yalnızlık terimini ilk kullanan Freud 1939 yılında yazdığı makalesinde kişinin yalnızlık deneyimi yaşamasının içsel ruhsal yapısını tamamıyla değiştirebileceğini vurgulamıştır. Carl Gustav Jung’a göre yalnızlık, çevrede insan olmaması değil, önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramaması ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğunda hissedilen duygudur. Diğer tanımlar: kişinin var olan ilişkileri ve olmasını istediği ilişkiler arasındaki uyumsuzluk ve buna bağlı hoşnutsuzluktur; kişide ait olamama duygusu ve azalmış sosyal destek; paylaşımın olamaması, yaşanan deneyimden farklı bir deneyime özlem; diğerlerine ihtiyaç duymaya rağmen yalnız olma; boşluk ya da için boş olması hissi olarak ifade edilir.

Yalnızlık kavramının anlamı ve çağrışımları son derece zengin ve derin olup; kişiye, yere, zamana ve kültürel özelliklere bağlı olarak farklılıklar gösterir. Bir yandan hüzün, mahrumiyet, terk edilmişlik, dışlanmışlık, yabancılaşma ya da desteksizlik gibi olumsuz duyguları çağrıştırırken diğer yandan da, tek başına olabilmek, kendine yetebilmek, kendi kendine ayakta durabilmek, üretebilmek, inzivaya çekilerek verimli ve yaratıcı olabilmek gibi olumlu anlamları da ihtiva eder.

Batı kültürlerinde daha çok bireyleşme, ayrışma, bağımsızlaşma ve kendine yetme adına olumlu anlamlar atfedilirken; Doğu kültürlerinde ve Akdeniz toplumlarında yalnızlığa daha çok olumsuz çağrışımlar eşlik eder…

“Tek başınalık” ve “yalnızlık”; diğer bir deyişle “yalnız olmak” ile “kendini yalnız hissetmek” aynı şey değildir !

Yalnızlık, kimsesizlik, yabancılık, ıssızlık renginde bir yalnızlıktır. Olgunlaşma düzeyi ne olursa olsun herkes, zaman zaman kendini yalnız hisseder. Yalnızlık hissi uyandıran her belirti, bireyde yalnızlık duygusu uyandıracak diye bir gerekçe ve koşul yoktur. Yalnızlık duygusu kişinin fizyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel yapısıyla ilgili olup, süresi ve şiddeti ise psikosomatik strese bağlıdır. Yalnızlık da her duygu gibi kıvamında yaşanması gereken bir duygu. Kıvamında yaşandığında yalnızlıkla ilgili şikâyet kimselerde görünmüyor.

Yalnızlığın sanata konu olması eskilere kadar uzanmasına karşın bu konudaki bilimsel araştırmalar çoğunlukla 1970’li yıllardan sonra dikkatimizi çekmektedir. Batı toplumları sanayileşmeyle birlikte “narsistik çağı” nı yaşamaktadır. Aynı zamanda bu dönem yalnızlığın neredeyse salgın olarak yayıldığı “yalnızlık çağı” olarak ta adlandırılabilir. Maddi olarak zenginleşen, kaynakları gün geçtikçe artan ülkelerde buna karşın insanların giderek yalnızlaştığı ve izole olduğu dikkati çekmektedir.

Bazı uzmanlar ise yalnızlığın kişilik özellikleri ile ilişkili olduğuna dikkat çeker. Örneğin yalnızlığın “kendine fazla odaklanma”, sosyal ortamlara yeterince girmeme, içedönük olma, utangaçlık, kendine güven eksikliği, kendini sevmeme gibi özelliklerle bağlantılı olduğu bilinir.

Diğer bir taraftan yalnızlığın en geniş anlamda kişinin olmasını istediği sosyal ilişkileri ile, algıladığı ilişkiler arasındaki farklılıklardan kaynaklanan sıkıntı durumunu ifade ettiği savunulur. Bu görüşe göre yalnızlık, yalnız olma ile aynı anlama gelmez ya da başkalarıyla olmak kişinin yalnızlık hissetmeyeceğini garanti etmez. Yani kişi eğer sahip olduğu sosyal ilişkileri, kendi kafasında kurduğu ideal ilişkiler kadar tatmin edici bulmuyorsa, o zaman yalnızlık duygusu başlar.

İnsan, doğası gereği sosyal bir varlıktır. Toplum dışında ve diğer insanlardan uzak yaşamaya fiziksel olarak bir süre uyum sağlayabilse de, psikolojik açıdan bu zor, karmaşık ve sağlıksızdır. Bu yüzdendir ki eski çağlarda insanlara verilebilen en büyük cezalardan biri toplum dışına sürgüne göndererek onu yalnız bırakma şeklindeydi…

Yalnızlık; sadece felsefenin değil sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin de önemli bir araştırma ve tartışma konusudur…

İnsanoğlu başkalarıyla ilişki kurmaya, sosyalleşmeye ihtiyaç duyar. Güçlü sosyal desteğe sahip kişilerin daha mutlu olduğu, hastalıklardan daha az etkilendiği ve depresyon yaşama risklerinin daha az olduğu bilimsel bir gerçek. Yalnızlık duygusu da bu nedenle bizi rahatsız eden, çoğumuzun yaşamak istemediği, hatta zaman zaman ondan kurtulma arzusuyla bize yanlış kararlar aldırabilen bir duygu.

Yaşam içinde yaşam mücadelesi verirken de yalnızsındır; hayata karşı savaşırken tek kişilik ordu olursun hep. Önüne, arkana, etrafına baktığında kimseyi bulamama ihtimalin hep yüksektir. Geçmişin, tek başına kazandığın ve tek başına kaybettiğin mücadele örnekleriyle doludur. Kendi cephenin tek askerisindir hayat boyu.

BEBEKLER VE  YALNIZLIK

Ana karnındaki bebek, kendisini sarıp sarmalayan canlının bir parçasıdır, ilkel bir yaşamdır; kendi bilincinde bile değildir. Gerçekten de anne karnında, bütünün bir parçası olarak, sınırsız bir hazzı yasayan çocuk, sıkıcı korku dolu bir deneyimle anne karnından ayrılırken yalnızlığını algılar. Dünyaya gelmekle, bizi ana karnındaki o bilinçsiz yaşama bağlayan zincirden kopmuş oluruz. Bilinçsiz yaşam diyorum, çünkü orada, istek ile doyum bir ve aynı şeydir.

  1. Rank, insanın her zaman anne karnındaki sorumluluktan uzak, ilk hazzı aradığını ve anneden ilk ayrılışla beraber yaşadığı yalnızlık kaygısını sürekli bilinçaltında taşıdığını belirtir. Ona göre, kaygılarımızın kaynağı olan yalnızlık, doğduğumuz günden başlayarak, bizi rahatsız eder Doğumla gelen değişikliği, bir ayrılık, kopma ve yalnız bırakılma, yabancı ve düşmanca bir çevreye düşüş olarak algılarız. Sonraları, bu ilkel duyum yalnızlık duygusuna dönüşür; daha sonra bir bilinç oluşur. Gerçekte yazgımız yalnızlıktır ama, var gücümüzle, yalnızlığımızı aşıp yenmeğe çalışırız.

Yalnız hisseden içinde yalnızdır. Başka türlü söylemek gerekirse, içinden yalnızdır. Yalnızlığını bir iç koşul olarak yaşar. Yalnızlığını kalabalıkların içindeki varoluşuna da taşır. Yaşamın ilk yıllarında (özellikle ilk yılında) ebeveyne güvenli bağlanabilen bebek, ileriki yıllarda çevresindeki insanlar ve dünya ile, ayrılık kaygılarının yön vermediği ilişkilere girebilir. Bu ilişkilerde yakınlaşma ve uzaklaşmaların yarattığı kaygılara, güven ve güvenlik duyguları ile tahammül edebilir.

Güvenli bağlanma, ebeveyn bebekle olmadığı zamanlarda, bebekle birlikte kalan koruyucu gibidir. Güvensiz ve kaygılı bağlanan bebekler ebeveynden ayrılığı, büyük bir kaygı ile yaşarlar. Bu durumu protesto ederler. İsyanları bir süre sonra umutsuzluğa dönüşür. Çevrelerine ilgisizleşirler. Ebeveynin gidişinden bu derece etkilenen bebek, dönüşünde ona da ilgisiz kalabilir.

Güvensiz ve kaygılı bağlanan bebekler yabancıdan ürkerler. Ondan kaçarlar. Güvenli bağlanan bebeklerde ise, yabancının ortama girişi ile oluşan tedirginlik, ilişki çabası ile aşılır. Bebek yeni bir ilişkiye açıktır. Ebeveynin ortamda olmadığı zamanlarda, kaybetmediği merak ve keşif çabası, yabancıyı tanıma gayretinde de işlevseldir. Güvensiz ve kaygılı bağlanan bebek ebeveynle birlikte değilken, tüm dünyayı, tehditkar bir yabancı gibi algılamakta ve ondan ürkmektedir.

Çevresindekilerle ilişkiye giremez. Ebeveyn döndüğü zaman ise, ona ilgisiz kalabilir. Bu iki durumu (ebeveynin gidişi-yokluğu ve dönüşüne verilen iki tepki) bir döngünün içindeki iki safha olarak görürsek, diyebiliriz ki kaygılı bağlanan bebek her iki safhada da yalnızdır.

GENÇLİK VE YALNIZLIK

Derin yalnızlık genellikle gençlerde daha çok görülür. Gençlerde kişiler arası bağımsızlık ve hissîlik ön plândadır. Saf, derin, karşılıksız her türlü fedakârlığa açık sevgileri olduğundan bağımlı oldukları değeri kaybettikleri an, derin yalnızlığa girerler. Genel yalnızlığın % 17,4’ünü oluştururlar.

14-22 yaş arası ergenlik ve gençlik çağındaki çocuklarda arkadaş bağımlılığı fazladır. Kendilerini güçlü hissederler, tehlikeyi umursamazlar, kendilerine güvenirler. Kendini kontrol etme iradesi olan öğrencilerde yalnızlığın görülmediği; sosyal sıkıntısı, duygusallığı, psikolojik problemleri olan öğrencilerde yalnızlığın görüldüğü tespit edilmiştir. Şahsî yeterliliği olan, yaptığı işlerde daima başarılı olanlar yalnızlık hissine kapılmazlar. Kabiliyetlerinden dolayı yakın ve uzak çevrenin ilgisi vardır.

 

YAŞLILIK VE YALNIZLIK

En çok korkulan yalnızlık türlerinden biri de, yaşlılık döneminde yalnız kalmak. Kişiler “elden-ayaktan düşüp” hastalıklarla mücadele edeceklerini düşündükleri yaşlılık yıllarında kendileri ne destek olacak, bakacak birilerinin yanında olmayı istiyorlar. Bir bakımevinde ya da huzurevinde son yıllarını geçirme düşüncesi bile insanlara sevimsiz geliyor. Eşini kaybeden yaşlı insanlar da ömürlerinin sonuna kadar yalnızlık duygusundan kurtulamıyorlar. Bu yıllarda insanların en çok istediği, çocukları ve torunlarıyla birlikte vakit geçirmek. Böylece yalnız olmadıklarını bilmek, başları sıkıştığında yardım isteyecekleri kişiler olduğunu düşünmek insanları rahatlatıyor.

Yalnız başına ölmek, öldükten günler sonra bile kimsenin bunun farkına varmaması düşüncesi insanları korkutuyor. Aile yapısının güçlü olduğu toplumlarda, bu duruma daha seyrek rastlanıyor. Aile, toplum içinde bir sosyal güvenlik kuruluşu gibi çalışıyor. Kişiye gereksinim duyduğu her şeyi vererek bireylerin kendini güvende hissetmesine yardımcı oluyor. Aile yapısı değişime uğradıkça, toplumun yaşam biçimi de değişiyor.

Yaşlı hastalarda yalnızlık hissi en sevdiği yakınını kaybettiği zaman ortaya çıkar. Yıllardır beraber yaşadığı, aynı kaderi, üzüntüyü, sıkıntıyı, sevinci paylaşan eşlerden birisi öldüğü zaman diğeri yalnızlık hissini derin olarak hisseder ve yaşar. Kayıp yeni ise, yalnızlık daha da derindir. Artık hayat onun için anlamını yitirir, yaptıklarından zevk almaz, düşünce girdapları içinde bir köşeye çekilir. Yalnızlık duygusu içinde takılıp kalanların büyük bir bölümü, günün birinde ölümü ister hale gelir.

YALNIZLIK VE YABANCILAŞMA

Younger, yabancılaşmayı da yalnızlıktan ayırt eder. Ona göre, yabancılıkla yabancılaşma arasında bir yakın bir ilişki olsa da tam bir bağdan bahsedilemez. Yabancılık kendini diğerlerine yakın hissetmemeyi ifade ederken yabancılaşma daha derin bir kopmuşluk duygusunu ifade etmektedir.

Younger yabancılaşmayı kendinden, diğerlerinden, tanrıdan, doğadan ve dahası varoluş alanından ayrı olma deneyimi olarak tanımlar. Andersson, yabancılaşmanın yalnızlıktan daha acı verici ve ciddi bir durum olduğunu ve dahası, kendini yabancı hisseden kişinin toplumdan kopmuş olduğunu ve onun tekrar topluma kazandırılmasının zor olduğunu belirtmiştir

Yabancılaşma bu anlamda kendi bedeninde mülteci, sürgün durumuna düşmektir. Bir anlamda dönüş umudunun yitirilmesi ve hiçbir yerde kendini evinde gibi hissedemeyip hep yabancı olarak kalma duygusudur. Bu durumda, diğer insanlarla aramızdaki mesafe daralsa da içimizdeki mesafede bir değişiklik olmaz. Çünkü yabancı yaşadığı toplumda kendini sürekli seyirci olarak hisseder. Rokach da bireyin yalnızlık deneyimi üzerinde derinlemesine düşünmeye başlamasından sonra kendine yabancılaşma duygusunun ortaya çıktığını ve kendine yabancılaşma duygusunun kendinden, benliğinden ve kimliğinden uzaklaşmanın yarattığı boşluk duygusuyla birlikte hissedildiğini ifade etmiştir.

MODERN YALNIZLIK VE YAŞAM DÖNGÜSÜ

Günümüzün koşuşturmalarla geçen modern hayatında, teknolojinin ve beraberinde getirdiği yüksek iletişim imkânlarının uzakta olanı yakınımıza kolayca getirdiği görülmekte, fakat buna rağmen insan kendi içinde gömülmüşlüğünden kurtulamamaktadır.

Toplumlar modernleştikçe mi yalnızlaşır, yoksa yalnızlık boyut değiştirerek modern hayatın zorunlu bir unsuru haline mi gelmiştir?

Her birey kendi yaşam dilimi içinde, gerek mutsuzluk yaratacak değişik olaylar karşısındaki üzüntü, keder ve endişelerini, gerek bunun karşıtı olan ve ona mutluluk veren sevinç, neşe, coşku, heyecan hissedebileceği duygularını içsel dünyasına gömebilir, saklayabilir veya davranışlarıyla, sözleriyle dışındaki dünyaya bunları yansıtabilir; bu doğal bir durumdur.

Yaşamda karşılaşılan olaylara verilen tepkiler bireyden bireye, topluma, kültüre, sosyal statüye, kişinin içinde olduğu zaman dilimine bağlı olarak göreceli olarak değişebilir. Özetle, bir olay karşısında, kişinin o olaya yüklediği anlam, kişiden kişiye göre değişir. Nedeni bilişsel değerlendirmenin kişiden kişiye farklı oluşundandır.

Günümüzde insanları yalnızlığa iten o kadar çok etmen vardır ki, bu etmenler bir takım aktörler tarafından bireyselleştirmeyi yaygınlaştırmak için toplum üzerine gazlanmaktadır. Kitle iletişim araçları aracılığıyla oluşturulan toplumun örnek aldığı rol modellerin etkisi azımsanmayacak kadar fazladır. Modernleşmenin getirdiği stres yüklü hayat tarzı ile insanlar bir nevi yalnızlığa zorlanmaktadır. Hayat pahalılığı, toplumsal tabakalaşma ve çekirdekleşen toplumsal yapıda insanların bireyselleşmesinde önemli roller oynamaktadır.

Kitle iletişim araçları, insanların kolay bir şekilde ulaştıkları, anlık tatmin sağlayan ve popüler kültür öğelerini oluşturan en önemli unsurdur. Toplumda ergenlik çağındaki kendilerine kimlik arayan bireyler, burada ki karakterleri örnek almaktadır ve özenmektedir. Toplumlarda sosyal ihtiyaçları yerine televizyon izlemeyi tercih eden, sokaklara çıkmayı bırakan pek çok insan vardır ve bu kişilerde bu rol modellerinin etkisi altındadır. Böylece insanlar ne olduğunun farkına bile varamadan, bir anda kendilerini yalnız olarak bulurlar. Fakat işin garip tarafı bazı insanların bu yalnızlığı garipsememeleridir.

Sadece kitle iletişim araçları etkisiyle değil, modern hayatın getirdiği stres yüklü iş hayatı da, insanları yalnızlaştırır. Günümüzde oldukça ağırlaşan iş bulma koşulları, insanları fazla iş yükü ile çalışmaya zorlamaktadır. Böylece uzun iş saatleri ve insanların sadece dinlenmeye ve kişisel ihtiyaçlarını gidermeye zamanları kalır. Bu ise insanların sadece belirli bir çevreye hapis olmasına sebep olur sadece.

Chicago, California ve Harvard üniversitelerin ortaklaşa yürüttükleri 10 yıllık araştırma, yalnızlık salgınından kadınların erkeklere oranla daha çok etkilendiğini de ortaya çıkardı.

Endüstrileşme ve modernleşme hareketiyle; özellikle de telefon, cep telefonu, televizyon, bilgisayar, internet kullanımının yaygınlaşması ile birlikte uzaklar yakın, özel alanlar kamusal, mahremler aleni olurken, sosyal hayat da yerini yavaş yavaş bireysel hayata ve o da yalnızlığa bıraktı…

İstatistiklere göre, kalabalık metropollerde yaşayan insanlar kendilerini daha fazla yalnız hissediyorlar… Modern şehir hayatında aileler küçüldü, sosyal bağlar zayıfladı, komşuluk, akrabalık, ahbaplık, arkadaşlık ilişkileri yoğunluğunu ve maalesef önemini, değerini kaybetti, bazı değerlerin içi boşaldı ve tüm bunların nihayetinde de kalabalıklar içinde yalnız olmak kaçınılmaz son oldu…

Bugün aile fertleri arasında iletişim giderek zayıflamaktadır. Karı-koca, anne-baba ve çocuklar arasında farklı hayat anlayışları söz konusudur. Teknolojik gelişmelere, onlarla zamanımızı harcamaya ayırdığımız zamanın çok azını bile aile bireyleri birbirlerinden esirgemektedirler. Herkes kendi dünyasında bir takım sanal kişilerle birliktelikler ve dostluklar yaşamaktadır. Her gün onların hal ve hatırını sormaktadırlar. Onlarla önem verdikleri anıları ve materyalleri paylaşmaktadırlar. Ancak aile içinde selamlaşmanın haricinde kimin ne yaptığı belli olmayan, evi sadece bir otel gibi kullanmanın ötesinde bir birliktelik yaşamamaktadırlar. Yani herkes kendi yalnızlıkları üzerinden kurduğu dünyada hayatını idame ettirmektedirler.

“Yalnızlık korkusu,” insanın en temel korkularından biri kabul ediliyor. “Yalnız olduğunun farkına varan ve bir başkasını arayan tek varlık insandır.” Kendisinin ve başkalarının varlığını tanımaya başladığı andan itibaren her insan, “bir eş, bir arkadaş bir dost aramaya” koyuluyor. İnsan yalnızlaştığında, biyolojik, sosyolojik ve psikolojik sorunları bütün duygularını alt-üst ediyor.

Ülkemiz insanı değişimi, gelişimi ve dönüşümü çok hızlı bir şekilde yaşarken, sosyo-kültürel alt yapımız tam oluşmadığından “yozlaşmaları” da beraberinde yaşıyoruz.

Bilindiği gibi kadınlar, erkeklere göre “daha duygusal ve hassas” davranışlar sergiliyorlar. İlişkilerinde bağlılık, merhamet ve acıma gibi duyguları erkeklere göre fazladır. Önemsedikleri en önemli değerleri ellerinden alındığında “yalnızlık hissini” çok daha fazla yaşıyorlar.

Yapılan araştırmalara göre son yıllarda, “yalnız yaşayan kadınların oranında büyük artışlar” olmaktadır. “Bağımsız bir hayatı seçerek kocadan ve aileden kendini soyutlayan kadınların sayısı giderek artıyor.” Her ne kadar yalnız yaşama arzusu kendi tercihleri doğrultusunda olsa bile, özellikle “orta yaşlarda ve yaşlılıkta” kendi başına kalmanın zorluğuyla mücadele etmek durumunda kalıyorlar

İngiltere’de Plymouth International College Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre; “Kadınların beşte birinin hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istemedikleri belirtilirken, gelişmiş ülkelerde 30’lu yaşlarından önce pek çok kadının “evliliğin kutsallığına ve gelenekselliğe sırt çevirdiği” ifade ediliyor.

Aynı araştırmaya göre; “Orta yaşlarda yalnız yaşayanların bunama riski, eşleriyle birlikte olanlardan iki kat fazla.” Orta yaşlarda dul kalanlarda ise risk üç katına çıkıyor. 2040 yılına gelindiğinde; Dünya genelinde bunama sorunundan muzdarip olanların sayısının “80 milyonu geçmesi” söz konusudur.

 

NEDEN VE NE ZAMAN YALNIZ HİSSEDERİZ?

Yalnızlık çekip çekmediğinizi aşağıdaki özelliklere bakarak anlayabilirsiniz:

  • Kendinize güveniniz düşük mü? Reddedilmekten çekindiğiniz için iletişime geçmek için hep arkadaşlarınızdan medet umup onların başlatıcı olmasını mı bekliyorsunuz?
  • Zayıf sosyal ilişkileriniz yüzünden kendinizi ve diğer insanları suçluyor musunuz? Doğru olmadığı halde, kimsenin sizi sevmediğini mi düşünüyorsunuz?
  • Sosyal etkinliklere katılmak için girişimde bulunmak yerine beğendiğiniz kişilerin sizi aramasını ve katıldıkları etkinliklerde sizi de aralarına almalarını mı bekliyorsunuz?
  • Sosyal etkinliklere sizi dahil etmezlerse bir köşeye çekilip, kendinizi koparıp ve onlara kızıyor musunuz?
  • Kendiniz hakkında sürekli kaygılanıp, çevreniz ve arkadaşlarınız tarafından değerlendirilip yargılandığınızı mı düşünüyorsunuz?
  • Kendi haklarınızı koruyan davranışlar göstermekte zorlanıyor, size uymayan isteklere karşı “hayır” demeye çekiniyor musunuz?
  • Yeni insanlarla tanışmaktan ve yeni ortamlardan çekiniyor musunuz? Kendinizi tanıtmakta, telefon görüşmeleri yapmakta ve grup etkinliklerine katılmakta güçlük mü çekiyorsunuz?
  • Kendinizi olumsuz mu algılıyorsunuz? Bedensel görünüşünüzü beğenmiyor, kendinize karşı fazla eleştirel mi davranıyorsunuz?
  • Kendinizi tek başına, kopuk ve mutsuz mu hissediyorsunuz?

 

YALNIZLIĞIN NEDENLERİ

Yalnızlık mutlaka tek başına kalmayı gerektirmez. Kalabalık bir sınıfta, bir grup eğlencesinin ortasında ya da bir futbol maçında yüzlerce taraftar arasında kendinizi yalnız hissedebilirsiniz.

Yalnızlık, önemli gereksinimlerin karşılanmadığı, kendinizi diğer insanlara bağlı hissetmediğiniz, acı verici bir duygudur. Aşağıdaki gibi durumlarda yalnızlık hissedilebilir:

  • Bir grubun dışında tutulmak.
  • Çevrenizdeki insanlar tarafından sevilmediğinizi hissetmek.
  • Çevrenize karşı yabancılaşmak.
  • İlişki kurmada ve geliştirmede çekingen, utangaç olmak.
  • Kişisel yaşantı ve sıkıntılarınızı paylaşacak birinin olmaması.
  • Yakınlarınızdan ayrılmak, onlardan uzakta olmak, onları özlemek.
  • Arkadaş bulmakta zorlanmak, tanışıklıktan öteye gidememek.

Yalnızlık duygusu, insanın en derin korkularından biridir. Bu duyguyu yaşayan kişi, kendisini zayıf, güçsüz, işe yaramaz, desteksiz, bitkin ve gayesiz hisseder.

İnsanı yakınlarından ve toplumdan koparan bu psikolojik hâl, tehlikeli hastalıklara sebep olabildiği gibi, zamanla kişinin bıkkınlığını ve ümitsizliğini artırır; hatta kişiyi intihara kadar sürükleyebilir. Samimi ve dostane münasebetler, insanın huzuru ve sağlığı için son derece önemli iken, insan aile, akraba, dost ve toplum içinde neden yalnız kalır? İnsan, neden çevresindeki kişileri tehdit olarak algılar ve neden onlardan endişe duyar ve uzaklaşır?

Peplau ve Perlman, yalnızlığın bireyin arzuladığıyla gerçek ilişkileri arasındaki farktan kaynaklandığını belirtir. Younger ise yalnızlığı başkalarına duyulan özleme karşın tek başına olma hissi olarak ifade eder. O’na göre yalnız, yalnızlık duygusunu amaçsızlık ve sıkıcı bir durum olarak deneyimler ve bu durum insana amaçsız ve faydasız olduğu hissini verir. Weiss ise yalnızlığın, ayrılmanın tehlikelerinden korumak için bireyde olumsuz bir duygu ortamı yarattığını ve böylece yakınlığı arttırıcı bir mekanizma işlevi gördüğünü belirtir.

Yalnızlığın ortaya çıkışında rol oynayan etkenler arasında genetik yatkınlık yanında çevresel etkenler ve kişinin psikolojik durumu da önemli olmaktadır. Erken çocukluk döneminde ev ya da okul değiştirme, arkadaş kaybı, ebeveynlerin ayrılması ya da ölmesi, okulda arkadaş edinememe, sosyal becerileri geliştirememe yaşamın ileri dönemlerinde yalnızlık duygusunun hissedilmesine zemin hazırlamaktadır.

Yalnızlık, genellikle ferdin diğer insanlarla ilişkileri esnasında yaşanan sorunlardan kaynaklanır. Kişinin psikolojik durumu, karakteri, ekonomik şartları, arkadaşları, cinsiyeti, aile yapısı, yetişme tarzı, öğrenim durumu gibi çeşitli etmenler ilişkilerin sağlığına tesir eder. Eğer ilişkiler sağlıksız olursa, yalnızlık hissi oluşabilir.

Bazı yalnız insanlar vardır ki, onların bu hâli, hayatlarının gayesi ve hayattan beklentileriyle alâka­lıdır. Bu kişiler ya bencildir, kendinden başka kimseyi sevmez, başkalarını düşünmez ve menfaat düşkünüdür veya tek otorite olmayı, herkes tarafından beğenilme ve saygı görmeyi isterler. Aynı zamanda bunlar, değer görmek istediği ve ilgi beklediği kişi, grup ve topluluğa karşı bir üstünlük, büyüklük ve farklılık tavrı sergiler. İnsanlara tepeden bakar ve sadece kendini beğenirler.

Bu tavır ve beklentiler, kişinin ileride maruz kalacağı yalnızlığın başlıca sebebidir. Çünkü insanlar kendilerinden farklı olana, uzak olana, üstün görünene değil; kendine benzeyene, aynı seviyede, aynı kültürde olana değer verirler.

İnsanı diğer insanlardan koparan ve yalnızlığa iten diğer bir sebep ise, “Kişinin maddî kazancı arttıkça toplumdaki statüsü de artar.” şeklindeki yanlış bir kabul ve anlayıştır. Bu anlayışa göre kişinin itibarının temel kaynağı kazançları, malı ve mülküdür. Maalesef bu anlayış bugün bütün toplumu sarmış; ekonomi, mal-mülk sahibi olma, alış-veriş ve tüketme neredeyse hayatın tek gayesi hâline gelmiştir. Bilhassa büyük şehirlerde ekonomik durumu iyi modern aileler içinde hayata böyle bakanların sayısı hiç de az değildir. Bu ailelerde komşuluk ve akrabalık münasebetleri samimiyetten uzak ve oldukça resmîdir. Görüşmeler zorunlu olarak yapılır ve sık değildir. Bunun neticesi olarak, yaş ilerledikçe hem kadınlarda hem de erkeklerde yalnızlık hissi artar. Bu durum genelde kadınlarda daha erken yaşta başlar.

Modernleşmenin yol açtığı yeni hürriyet anlayışı ve dünyevîleşme, ferdi ön plâna çıkarırken, tecrit edilme, güvensizlik ve endişe duygularını artırarak yalnızlık duygusunu yoğunlaştırmıştır.

Yalnızlığı başlatan en önemli etmenlerden biri de, sosyal çevrenin özelliğidir. İyi arkadaşlık münasebetleri, cemaat veya grup içinde ortak değer ve hedefleri paylaşma hemen her yaş dönemi için oldukça önemlidir. Böyle bir ortamda fert, menfi hislere maruz kalmış olsa bile, iç dünyasını arkadaşına, dostuna rahatça açabilir; kendini yiyip bitirecek olan sıkıntıyı kolayca bertaraf edebilir. İç dünyasını açabileceği dostları olmayanlar ise, içinde bulunduğu hâli sürekli büyütür ve yalnızlığını derinleştirir.

Yalnızlıkların temelinde, diğer insanlarla münasebetlerde yaşanan hayal kırıklıklarının da büyük bir payı vardır. Dürüst davranmama, kandırma, aldatma, suiistimal, hor görme, aşağılama gibi davranışlar, fertte hayal kırıklığı oluşturur.

Yakınını kaybedenler bir anda kendilerini büyük bir yalnızlık içinde hissedebilir. Yine başka bir şehir veya ülkeye göç edenler, kendi kültür ve anlayışında insan bulamazsa yalnızlığa maruz kalır. Ancak yüksek bir ideal ve gaye için yer değiştirenler yalnız kalsalar bile, ümitsizliğe düşmez.

Yalnızlık kelimesinin özellikle kültürel boyuttaki ifade edilişinde, değişiklikler, çeşitlilikler ve farklılıklar içerdiği görülebilmektedir. Akdeniz ve Doğu kültürleri gibi bireysel ilişkilerin mesafe ve alanın daha dar ve yakın olduğu ortamlarda ve çevrelerde bu iletişimlerin olumsuz niteliklere bürünmesine sık rastlanır.

Yalnızlık, genel olarak terk edilmişliği, kimsesizliği, desteksizliği, hasreti ve gurbeti çağrıştırır. Ancak, yalnızlığın her kültür ve toplumda bu çağrışımlara sahip olduğu da söylenemez. Bu nitelikler her kültürde veya toplumda az veya çok yalnızlık kavramının uzantılarıdırlar. Öte yandan yukarıdaki çağrışımlardan farklı anlamlara sahip tek başına olabilmek, bireyleşmek, ayrışmak , kendine yetmek gibi çağrışımlar, özellikle Batılı veya Batılılaşmayı amaçlayan toplumların kültürel dokusunda önemli yer tutmaktadırlar.

YALNIZLIGIN  ÇEŞİTLERİ

Yalnızlık, nedenine ve ortaya çıkan belirtilerine göre değişik isimler alır:

Kişisel Yalnızlık, burada yalnızlığın sebebi, sosyal ortam ya da duygular değil kişinin karakteristik özellikleridir. Çok utangaç olan bir kişi ya da insanlarla ilişkilerde sömürücü veya sert olan kişiler kendi kişilik özellikleri sebebiyle yalnızlığa mahkûm olurlar. Ya insanlarla etkileşime geçemezler ya da etkileşime geçtikleri insanlara fiziksel ya da duygusal zarar vererek onları kendilerinden uzaklaştırırlar. Kişilik özelliklerinin sonucu olarak da yalnız kalırlar.

Sağlıklı yalnızlık, insanı iç dünyasına yönlendiriyor. Kişi yalnız kaldığı zamanlarda hayatını, hayattaki gidişini, artılarını-eksilerini, kaybettiği değerleri fark edebiliyor. Zamanın akışına kendisini kaptırmaktan ve günübirlik yaşamaktan sıyrılarak hayata daha anlamlı bir şekilde bakabiliyor.

Çevreyle ilişkilerin kesildiği depresyonla birlikte oluşan derin yalnızlık; 

kendini toplum içinde yabancı hissetmeyle oluşan sosyal durum yalnızlığı;

beden ve çevre koşulları iyi olsa bile ruhsal dünyasındaki beklentilere yanıt alamayınca oluşan duygusal yalnızlık;

iç dünyasındaki üzüntülerden kaynaklanan, dışarı yansıtılmayan, görünen davranışları normal olan gizli yalnızlık;

depresyon, korku gibi belirtilerle birlikte açığa çıkan triad yalnızlık gibi çeşitlerden bahsedilebilir.

EVLENMEYEN VEYA EVLENEMEYENLERİN

PSİKOLOJİLERİ

En sık şikayet edilen yalnızlık türlerinden biriyse kişinin hayatında özel birinin olmayışı. İnsanlar yalnızlıklarını, bir kız-erkek arkadaş yardımıyla daha çabuk atıyorlar. İnsan, aile kurmak, yaşamının geri kalanını paylaşacağı bir eş bulmak, aşık olmak istiyor. Ne var ki doğru insanı bulmak her zaman kolay değil. Beyaz atlı prensi ya da rüyaların kadınını bekleyen biri, doğru insanı buluncaya kadar yalnızlık çekebilir. Bu türden yalnızlar gazetelerde, telefon hatlarında ya da internet sitelerinde hızla artan çöpçatanlık organizasyonlarının hedef kitleleri. 1960-70’li yıllarda gazetelere “yalnız kalp” rumuzuyla mektup yazan, 80’lerde amatör telsizinin başında “arkadaş arıyorum” diye seslenen günümüzde de internet ve cep telefonlarını bu iş için kullanan kişileri de bu tür bir yalnızlığın içine dahil etmek mümkün.

Normal yaşlarında evlenmeyen erkeklerin, otuz veya otuz beş yaşını geçtikten sonra, “şüpheciliğe ve kararsızlığa” düşmek suretiyle, ruhsal dengelerinde bozulma ve davranış bozuklukları görülmektedir. Yirmi beş yaşına kadar evlenemeyen kızlar da, “umutsuzluğa” ve giderek “yalnızlığa” itilmek suretiyle, çeşitli komplekslere girebilmektedirler.

‘Evde kalmış’ tabiri, eskiden sadece kızlar için kullanılıyordu. Günümüzün sosyal, kültürel ve ekonomik şartları, kadın ve erkeğin dünyasını aynı şekilde etkilediğinden, artık erkekler için de ‘evde kalmış’ tabiri kullanılıyor. Gençler neden evlenemiyorlar?

Evlenmeyen veya evlenemeyenlerin en önemli nedenlerinin başında, anne ve babalar gelmektedir.

Araştırmalar, sıklıkla evli insanların daha az yalnız olduklarını belirtirler. Bununla birlikte evli insanlar da yalnız olabilmektedirler. Eğer eşler arasında sevgi yoksa yıllar sonra yalnızlık duygusu bir karabasan gibi gelebilir. Yine sevgisini kaybeden çiftlerde veya terk edilen bireylerde de yalnızlık duygusu zamanla artar.

George Sand; “sevilmeyen bir insan her yerde ve her şeyde yalnızdır” der. Özellikle sevdiklerinden ayrılanlar yalnızlık literatüründe önemli bir yer tutar. Ayrıca, hem kadınların hem de erkeklerin yalnızlıklarında eşlerinin vefatı ve aile değerlerindeki çözülmeler çok önemlidir. Mahrumiyetin en uç sekli bir yakının kaybı esnasında yaşanır ve bu derin bir yalnızlığa yol açabilir. Kadınlar daha fazla bağlılık ve şefkat hislerine sahip olduklarından bu gibi durumlarda erkeklerden daha fazla yalnızlık hissine sahip olurlar.

 

Evlenememe nedenleri!

* Evlâtları üzerinde baskıları olan anne ve babaların olumsuz etkisi,

* Eş aramada aşırı seçici olma ve en mükemmelini isteme duygusu,

* Ekonomik imkânsızlıklar,

* Hayalî beklenti içerisinde ve gözü yüksekte olanlar,

* Evlenmekten ve sorumluluktan kaçanlar,

* Evini, arabasını, eşyalarını aldıktan sonra, evlenmeyi düşünenler,

* Gayri meşru hayat sürdürenler,

* Kötü alışkanlıkları olan bağımlı kişiler,

* Kararsız, evhamlı ve şüpheci kişiler,

* Üstünlük veya aşağılık kompleksi içerisinde olanlar,

* Sağlık ve cinsellik yönünden problemleri olanlar,

* Kadın-erkek eşitliği tartışmalarının ve feminist hareketlerin etkisinde  kalanlar,

* Kişiliği gelişmemiş, güvensiz insanlar,

* Aşırı iş yoğunluğu olan iş kolikler,

* Korku ve baskı ile büyüyen sevgisiz kişiler,

 

AYRILIK VE YALNIZLIK

Son yıllarda ayrılık ve boşanmalarda meydana gelen artışlara paralel olarak yalnız yaşayan kişilerde de gözle görülür artışlar meydana gelmekte. Yukarıda dile getirilen sorunları yaşayan kişi sayısı gün geçtikçe fazlalaşmaktadır. Bu sağlıklı bir gelişme olmadığına veya istenilen yönde bir artma olmadığına göre bu sorunları yaşayan insan sayısındaki artışa bağlı olarak toplumda mutsuzluk, toplumdan, gerçek yaşamdan çekilme ve yalnız yaşama bağlı olarak ortaya çıkan sosyal ve psikolojik sorunlarda da artma gözlenmektedir.

Bu belki daha toplumun çoğunu ilgilendiren bir sorun olmadığı için yetkililerin gözden kaçırdığı, önem vermediği veya göz ardı ettiği ama çığ gibi büyüyen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü mutsuz bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplumda ; ferahtan, mutluluktan söz etmek zor olacaktır.

Bu durumda ne yapılabilir ? 

Evlilik de yapılan hatalar veya boşanma sebepleri veya insanları bu aşamaya getiren sorunlar üzerinde konuşmak şu bağlamda anlamı olmayacaktır. Çünkü şu anda konuştuğumuz sorun yalnız yaşamak ve bunun getirdiği sorunlar olduğuna göre evlilik veya boşanma sorunlarını konuşmak burada yersiz, anlamsız veya geç kalınmış bir yazı olacağı için şu aşamadan sonra; yalnız yaşayanlar ne yapılabilir veya ne yapmak gerekir konusu üzerine yoğunlaşmak daha mantıklı olacaktır.

 

Yaşamınızı paylaştığınız bir eşinizin olması yalnızlığı azaltır mı? Yoksa yalnızlığınızı daha çok fark etmenize mi sağlar?

Yalnızlıktan en çok şikayet eden kadınlardır. Bu kadınların bir kısmının erkek arkadaşı, eşi yokken bir kısmı ise eşi ve erkek arkadaşı olmasına rağmen yalnızlığı daha fazla hissettiği ortaya konulmaktadır. Eşim yokken hiç değilse yalnızım diyebiliyorsun, oysa eşinin varlığına rağmen yalnızlık büyük bir yük şeklinde anlatıyorlar tek başına olduklarını. Oysa ilişkiler oldukça heyecan verici şekilde başlıyor. Her iki tarafta birbirlerine ne kadar önem verdiklerini göstermek için çabalıyorlar. Bir süre sonra yol arkadaşlarından birinin hızı yada yönü değişiyor, diğeri hiç bunun farkına varmıyor ta ki yalnızlık yoğun bir şekilde hissedilmeye başlanana kadar.

Kadınları eşleri yada partnerleri gerçekten yalnız mı bırakıyor? Yoksa bu kendi iç dünyalarından mı kaynaklanıyor?

Aslında bu her ikisi de bu sorunun cevabını veriyor. Kadınlar ilişki içinde karşı tarafı anlamak ve mutlu etmek adına çok fazla çaba sarf ediyorlar. Sorunların çözümünü daha fazla üstleniyor. Aile içi sorunları ve ilişkileri daha çok sahipleniyorlar. İlişkiye daha çok emek harcadıkları için de daha yorgun ve yalnız hissediyorlar kendilerini. Bu dönemde talep etmeye başlıyorlar partnerlerinden. Ancak uzun süre tek başına sorunları çözmeye çabaladıkları için eşleri yeni duruma alışamıyorlar. Bir süre sonra asıl sorunlar yerine kadının nasıl davrandığı, erkeğin ne yapması gerektiği düğümünde sorunlar tıkanıyor.

Yalnızlığın bir diğer boyutu da güven duygusu ve beklentilerle ilgili. Yaşamının ilk yıllarında ebeveyne güvenli bağlanabilen bebek yetişkin yaşamda ilişki içinde karşılaştığı problemlere kaygılarına kapılmadan yanıt verebilir. Eşinin uzaklaşmalarına, problemlere ayrılık endişesi olmadan ve yalnız kalacağım kaygısıyla yanıt vermez. Güvensiz bağlanan kişi ilişkilerde sürekli tedirgin ve kaygılıdır. Yalnız kalma endişesiyle kendini ifade edemez, sorunları bir an önce halletmeye çalışır. Hatta sorun çıkmaması içinde gereğinden fazla çaba sarf eder.

Bağlanma sorunu erkek ve kadın cins ayrımı göstermez. Her iki cinste de ayrılık ve yalnızlık ile ilgili kaygıların nedenidir. Beklentilerimiz açısında baktığımız da ise ebeveyn tutumları, geçmiş yaşantılarımız, inançlarımız ve değer yargılarımız ilişkilerimizi, yaşamımızı etkiler. Kız çocukları büyürken geleceğe hazırlanmaya çok erken yaşta hazırlanıyorlar.

 

YALNIZLIĞIN GETİRDİĞİ SOSYAL İZOLASYON

Yalnızlığın ilgili olduğu kavramlardan biri sosyal yalıtılmışlıktır. Yalnızlık sosyal izolasyonla benzer özellikleri paylaşsa da ondan farklıdır. Sosyal izolasyon yalnızlıkla tek bırakılmanın bir karışımıdır. Yalnızlık ne deneyimleyen kişinin bir tercihi ne de diğerlerinin bir tavrı sonucunda oluşmayabilir. Ayrıca, tek başına kalmak bir tercihi de ifade edebilir. Bütün bu terimler bir dizi üzerine yerleştirildiğinde sosyal izolasyonun yeri, tek olmakla yalnızlık arasındaki bir yere tekabül eder.

İnsanoğlunun antropolojik gelişimine baktığımızda, avcı topluluklarda herkesin 100-150 kişiyle bir arada, yaşadığını görmekteyken, 2000li yıllarda ise yalnız yaşayan, evini, dış dünyanın olumsuzluklarından uzaklaşabildikleri bir sığınak olarak gören kişilerin sayısının giderek arttığını gözlemleyebiliyoruz.. Metropollerdeki tüketim alışkanlıklarına baktığımızda ise, bu sığınakların bir nevi “kale” olduğunu da fark ediyoruz: Her türlü konforun önem kazandığı, en iyi bilgisayarların, en büyük ekranlı TVlerin, en güçlü ses çıkaran ev sinema sistemlerinin, en büyük kotalı internet bağlantılarının, çocukların ve içindeki çocuğa kulak veren yetişkinlerin vazgeçemediği oyun konsollarının ve buna benzer türlü keyif araçlarına bağlı bir yaşam alanı…Artık hangi cep telefonunun bizi daha başarılı “izole edeceği”ne göre alışverişlerimizi yapıyoruz: Daha rahat e-mail almak ve göndermek mi, yoksa internette daha rahat surf yapmak mı?!

YALNIZLIĞIN SAĞLIĞIMIZA ETKİLERİ

Ünlü düşünür Nietzsche “Dünyanın en eski asaletidir yalnızlık” demiştir. Peki yalnızlık nedir? Yalnızlık bir hastalık mı? Çaresizlik mi yalnızca?
Yalnızlığın ruhsal bozuklukla ilgili olduğuna ilişkin fikirler ise oldukça fazladır. Örneğin, yalnızlıkla depresyonun birbirleriyle korelasyon içinde olduğu söylenmektedir. Araştırmalar,  yalnız bir kişinin, depresif olarak tanımlanma olasılığının %45, depresif bir kişinin yalnız tanımlanma olasılığının ise %29 olduğunu göstermiştir. Yalnızlık, ben kimliğini düzenleyen, ait olma duygusunu erittiği için, ruh sağlığına zararlıdır. Yapılan bir çalışmada, yalnızlığın mutsuzluk, keder, korku, öfke gibi duygulara ve yerinde duramama, başkalarına düşmanlık gibi davranışlara neden olduğu belirtilmiştir. Bir başka çalışmada ise, sosyal ilişkilerdeki azalmanın, benlik değerini düşürerek strese neden olduğu ifade edilmiştir

Yalnızlık hissi sadece psikolojik değil, fizyolojik pek çok soruna neden olmaktadır. Kendinizi içsel olarak, fiziksel olarak ya da dışlanmış bir şekilde yalnız hissedebiliyor olabilirsiniz. Bu durumda yalnızlığınızın nedenlerini araştırmalısınız. Arkadaşlarınızla, ailenizle ilişkilerinizi gözden geçirmelisiniz.

İnsan ektiğini biçer, kimseye ilgi göstermezseniz, siz de ilgi görmezsiniz. Olumlu düşünmek, olumlu konular hakkında konuşmak, okuduklarınızı, izlediklerinizi birileriyle paylaşmak hem sizi hem de çevrenizdekileri çoğaltacaklardır. Yeni öğrendiğiniz bir yemek tarifini uygulayıp bir akşam evinizde tanıdıklarınızı ağırlayabilirsiniz. Belki de apartmanda diğer dairelere dağıtabilirsiniz. Neden olmasın?

 

Yalnızlığın fiziksel ve ruhsal sağlığın ikisine de geniş çaplı olumsuz etkileri vardır. Bunlardan bazıları;

  • Depresyon
  • İntihar
  • Kalp hastalıkları
  • Artmış stres
  • Öğrenme ve hafızada bozulmalar
  • Anti sosyal Davranışlar
  • Karar vermede güçlükler
  • Alkolizm ve madde kullanımı
  • Alzheimer hastalığında ilerleme
  • Beyin fonksiyonlarında zayıflama

 

Aşırı internet kullanan kişilerde yalnızlık hissi, depresyon ve kendi kendine yetememe duygularının yoğun olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan en fazla görüleni yalnızlık hissidir. Ancak internet kullanırken bu his azalırken internette yazışma sonrası yalnızlık hissinin arttığı buna karşın yüz yüze görüşme sonrası yalnızlık hissinin artmadığı araştırmalarda dikkati çekmiştir. Yalnızlık hissinin giderilmesinde internet bağlantılarıyla iletişimi artırmak yerine yüz yüze olunabilecek sosyal etkileşimi artırmak önemlidir.

Herkesin zaman zaman hissettiği yalnızlıktan farklı olarak, kronik yalnızlık; başta kalp ve damar hastalıkları olmak üzere, yüksek tansiyon, obesite, uyku ve yeme bozuklukları gibi birçok problemin ortaya çıkma riskini arttırmaktadır… Bunun yanı sıra, alkol ve madde bağımlılığı, depresyon ve intihar riskini de beraberinde getirmektedir…

Sıkıntı, depresyon, öfke, şaşkınlık, güçsüzlük gibi rahatsızlığı olanların hastalıkları kronikleşip derinleşmişse yalnızlık hissi daha fazla görülmektedir. Kişinin ruhsal durumu iyi ise daha az yalnızlık hissetmektedir. Özellikle alkol alma alışkanlığı olanlar, psikolojik rahatsızlıklarını çözemediklerinde çareyi alkol almakta bulurlar. Belli bir süre kullanıldıktan sonra alkol, unutma için yardımcı olmaz ve yalnızlık duygusu daha şiddetli bir biçimde açığa çıkar. Alkoliklerde yalnızlıkla birlikte gelen depresyon, alkolün dozunu artırmada tesirli olur. Neticede, çok çabuk etkilenen ve hayattan memnuniyetsiz görünen insanlar olarak bir kenara çekilirler. Yalnızlık hissi duyan insanlarda, alkol tüketiminin arttığı gözlenmiştir.

 

YALNIZLIKTAN NASIL KURTULURSUNUZ?

Kendinize bazı hedefler belirleyip, bir şeyleri değiştirmeye karar verebilirsiniz. Diğer insanları değiştiremeseniz de kendi düşünce ve duygularınız değiştiğinde diğerlerinin de farklılaştığını görebilirsiniz. Kendinize bazı hedefler belirlemeniz, risk almanız, yeni şeyler denemeniz, değiştirebileceklerinizi belirleyip, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmeni önemlidir. Yalnızlığı dahil olma, izolasyon duygusunu da toplumsallaşma ile değiştirmek biraz zaman alacaktır. Ufak adımlarla ilerlemek daha az başarısız olma duygusu yaşatacaktır. Hedefleri teker teker belirleyip en kolaydan zoruna doğru gitmek yararlı olacaktır.

  • Yalnızlığın size has olmadığını herkesin hayatının belli bir döneminde yalnızlık hissedebileceğini unutmayın.
  • Kendinizi yalnız hissetmediğiniz dönemlerde sosyal aktivitelere katılın.
  • Dürüst ve samimi bulduğunuz kişilerle bağlantınızı sürdürmeye çalışın. Bu konuda içgüdülerinizin size ne söylediği önemlidir. Bir kişinin sadece yanınızda olması o kişinin sizin için iyi olduğu anlamına gelmez. Kötü bir arkadaşlıktansa bazen yalnız kalmak daha iyidir.
  • Değişim dönemlerinde yeni kararlar alırken özellikle yalnız hissettiğimiz dönemlerdir. Yeni düşüncelerimizi ilgilerimizi paylaşacağımız yeni insanlara ihtiyaç duyarız. Eski bağlantılarınızı korumanız bu aşamada önemlidir, çünkü şu dönemde elinizde olanlar sadece bunlardır.
  • Kendinizden daha yalnız olduğunu düşündüğünüz kişilere ulaşmanız size iyi gelecektir. Sosyal ilişkilerde önceliği ele almak ve kendinizi sınamak önemlidir.
  • Yalnızlık hissiyle internete ve internet üzerinde iletişime fazla zaman ayırmaya başladıysanız zamanla internet bağımlısı olabilirsiniz, dikkatli olmalısınız. İnternette tanımadığınız kişilerle iletişimde temkinli davranıp kurban olmamaya dikkat etmeniz, kişisel bilgileri paylaşma konusunda temkinli olmanız, bunun yerine daha genel konularda iletişime girmenizde fayda vardır.
  • Sanatsal aktivitelere katılmak sanatın iç dünyanıza ulaşmasıyla yalnızlık hissini azaltır.
  • Dini uğraşlar, meditasyon, evcil hayvan beslemek, hobilerle uğraşmak yalnızlık hissinin azalmasına yardımcı olur,
  • Sürekli rutin işlerle uğraşmak sizi otomatik pilota bağlar yalnızlık hissini artırır, hayallerinize göz atın ve rutinden çıkmak için neler yapabileceğinizi düşünün.
  • Yalnızlık hissettiğiniz dönemler pozitif bir duygu içine girmeye ve olumlu hava yaratmaya çalışın, yeni bir şeyler denemek için uygun bir zaman olduğunu düşünün.
  • Yalnızlığınızın içinde yuvarlanıp durmayın. Normalde arkadaşlarınızla ya da partnerinizle yaptığınız şeyleri yalnızken de yapmaya devam edin.
  • Sürekli yalnızlık hissediyorsanız bu depresyonun habercisi olabilir tıbbi yardım istemeniz uygun olur. İntihar düşüncesi olduğunda yine en kısa sürede yardım istemeniz önemlidir.

Sağlıklı ilişkiler geliştirmek istiyorsak karşımızdakiyle empati kurarak ilişkide olabiliriz.

Ancak daha da önemli bir şeyden söz etmek istiyorum; “İnsanları olduğu gibi kabul etmek.” Olgunlaşmak ve olgun sevgi bunu içerir. Hepimizin ayrı ayrı çeşitli zorlukları olabilir; birimiz ötekine göre daha kırılgan, daha cimri, daha öfkeli, daha hassas ve alıngan, daha kıskanç, daha çekingen, daha kaygılı, daha şüpheci, daha dominant, daha pasif, daha konuşkan, daha bencil, fazla verici, vb. olabilir.

Herkese girilebilecek bir yol olabileceğini düşünüyorum. Bir düşünün, çevrenizde tanıdığınız yukarıdaki özelliklerden birine veya birkaçına sahip ama aynı zamanda çok keyif alınabilecek özellikleri de olan kişiler yok mu? Ya aynı zamanda mizah anlayışı çok iyidir, muhabbetine doyum olunmaz veya entellektüel kapasitesi müthiştir ya da çok yardımseverdir ve zor zamanlarda yanınızda olur, vs. Yani o kişiyle alışverişinizin olacağı pek çok alan olabilir veya sizin yaşamınıza başka güzellikler anlamında çok şey katabilir.

SONUÇ OLARAK

Yalnızlık şu veya bu şekilde hayatımızın bir parçasıdır. Yalnızlık korkunç, yıpratıcı bir duygudur ve aynı zamanda şekilden şekle giren kavranması güç, garip bir durumdur.Evde, iş sonunda veya gece yatağa giderken insanı yakalayabilir.

Düşünceler gibi yalnızlık da kişiye özeldir. Hatta günün her saatinde değişebilir. İnsan bazen rahat bazen de dünyada kimsesiz ve tek başınaymış gibi hissedebilir. Yalnızlık değişken olsa da daima oradadır. Bazen bütün bir anı kuşatabilir bazen de sessiz ama geri gelmek için bekleyen derin bir duygu olarak hissedilir.

Bugün yalnızlığın bireylerin yaşamları üzerindeki etkisi tahmin edilenin çok üstündedir. Ancak yalnızlığın nedenleri, etkileri ve yol açabileceği sonuçlara dikkat çekerken bu sürecin işleyiş mantığını çözmenin pek de kolay olmadığını söylemeliyiz. Çünkü yalnızlığın çok farklı nedenleri ve çok sayıda etkileri olduğundan bu süreci açıklamak için her bireyi kapsayabilecek genel bir yaklaşım geliştirmek çok zor olsa gerek.